Bizim evde yaz böyle geçti

Yeniden merhaba öncelikle. Bu aralar yazı sıklığında  bir düşüş oldu, farkındayım. ‘Yaz rehaveti çöktü üstüme, gün boyu güneşlenip, denize girdikten sonra akşamları yazı yazmaya halim kalmıyor da ondan yazamıyorum” demeyi ne çok isterdim bilseniz. Ama tabi ki de diyemiyorum. Tüm yazı Adana’nın meşhur sıcağında ve günün her saatinde   yorgunluğu, bedenimin her yerinde hissederek geçirdim. Oysa ki,

Bütün bir yazı Bodrum’da veya Çeşme’de geçiren şanslı azınlıktan olabilmeyi….

 Her sabah Çağın’ın ”anne kalk” cümlesiyle yataktan kalkabilmeyi….

 Sabahları, mis gibi iyot kokusuyla uyanmayı….

 Akşam serinliğinde, sırtımı koca koca ağaçlara dayayıp oğluma kitap okuyabilmeyi….

 Sörf dersleri almayı….

 Ayaklarım suda, güneşin batışını izlemeyi….

 Binbir çeşit mezeyle donatılmış, uzun, kalabalık akşam sofralarında günü bitirmeyi…

 Çook isterdim. Bazılarına sıkıcı gelebilir ama ben seviyorum aylaklığı, içine uzun öğle uykuları sinmiş yazları. Ama maalesef bu sene yazı durmak bilmeden çalışarak, o nöbetten çıkıp bu nöbete girerek, yeni evin tadilatıyla uğraşarak ve taşınmanın getirdiği tantanayla geçirdim.

 Önce, içinden otoban geçen evimizden kurtulduk.  Mayıs ve Haziran, yeni ev için koşturarak geçti. Her köşesine ayrı emek ve zaman harcadık. Neredeyse her gün ev için ayrı bir mesai harcadık. İşten çıktık, kumaşçıya gittik. Nöbetten çıkıp perdecide aldık soluğu. Duvar kağıtlarından balkon demirlerine kadar yeni evimizin her şeyiyle kendimiz ilgilendik Çağın’ın hiç hoşlanmadığı bir süreçti bu. Anne ve baba her akşam gelip oyun oynamak yerine çarşıya pazara, alışverişe götürdüler onu.  Bu dönemde huysuzlukları tavan yaptı doğal olarak. Ama içi beyaza boyalı, az eşyalı, rüzgardan perdeleri uçuşan, aydınlık bir evimiz oldu en sonunda.

 Yaz tatili dolayısıyla çalışma arkadaşlarımız birer birer izne ayrılıp, tatile gidince bakılan hasta sayısı ve tutulan nöbet sıklığı da arttı. Hatta bir ara haftada 76 saat çalışır oldum. O dönem tüm hayatım eve gelip, Çağın’la biraz vakit geçirip, o uyuyunca da uyumaktan ibaretti.

 Evde olduğumuz nadir haftasonlarını yerleşmeye çalışarak ve anne-baba-çocuk hasret gidererek geçirdik. Evin çeşitli köşelerini ve Çağın’ın odasını mini bir kreş havasına soktuk. Patates baskı, kağıt kesme, sulu boya ile resim yapma, okuduğumuz kitapları ailece canlandırma, tüm yaz boyu en severek yaptığı şeylerdi Çağın’ın.

 fotoğraf(1)

Eve erken geldiğimiz her gün havuza inerek, ”anne tatile ne zaman gideceğiz” sorularını savuşturmaya çalıştım. E tabi tatile henüz çıkamadığımız için bloga bir ”bebekle/çocukla tatil çantası nasıl hazırlanır” yazısı da yazamadım :).

 Parka indik sık sık. Tıpkı tatildeymişiz gibi kovamız küreğimizle, şapkamız ve güneş gözlüğümüzle..

 

kum havuzu
Kum havuzunda

Oğlumla bol bol mis kokulu ekmekler yaptık.

ekmek yapımı, Adana

Bol bol çiçek fotoğrafı çektik.

 E tabi bir de Adana’da yaşadığımız gerçeği var. Bu şehirde sürekli bir şeyler yenilip, içiliyor. Kebabın başkenti burası. Gelsin ciğer, içli köfte; gitsin adana kebap. Sokak kültürü gelişmiş bir şehirdeyiz. Gece olup, hava biraz serinleyince millet hoop sokakta. Fırsat buldukça biz de sokağa attık kendimizi. Avare avare dolaştık.

 Ama yine de tüm yazın yorgunluğu, sıcağı, kasveti çöktü üzerimize. Yüzlerimiz asık, sinirlerimiz gergin. Çağın’ın artık uyanır uyanmaz söylediği ilk cümle ”anne tatile ne zaman gideceğiz?”

Özetle;

Biraz yavaşlamam lazım dostlarım,

 Biraz sakinleşmem.

 Biraz sırtımı ağaçlara yaslamam,

 Biraz ayaklarımı serin sulara sokmam lazım.

 İyi gelecek bana, biliyorum.

 Alnımın ortasındaki ince çizgi hafifler belki.

 Şimdi bir Eylül tatili paklar bizi.